Kategori: Aile ve Şahıs Hukuku

Vesayet Nedir? Vesayet Davası Nedir? Vasi Atanması. Vesayeti Gerektiren Haller Nelerdir? yaş küçüklüğü, hapis cezası, vasi, akıl hastalığı, adana avukat

Vesayet Nedir?

Vesayet, Medeni Kanunumuzun 396 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Vesayet nedir sorusunun cevabı ise kısaca şöyle verilebilir. Vesayet, velayet altında bulunmayan küçükleri, çeşitli sebepler nedeniyle kendilerini veya mallarını yönetmekten aciz halde olan kişilerin kendilerini ve mallarını korumayı ve temsil etmeyi amaçlayan hukuki bir kurumdur(Akıntürk ve Ateş Karaman, 2011). Vesayet, bir koruma kurumudur.

Vesayeti Gerektiren Haller Nelerdir?

Vesayeti gerektiren haller Medeni Kanunumuzun 404-410 maddeleri arasında düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre; yaş küçüklüğü ve kısıtlılık vesayeti gerektiren iki ana nedendir.

Kısıtlılık nedir sorusunun cevabı şu şekilde verilebilir. Kısıtlılık, ergin kişilerin fiil  ehliyetlerinin kanunda sayılan nedenler dolayısıyla kısıtlanmasıdır. Kanunda sayılan kısıtlılık nedenleri kıl hastalığı veya zayıflığı, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü bağlayıcı ceza veya kişinin kendi isteği üzerine ortaya çıkabilir. Dolayısıyla vesayeti gerektiren haller beş başlıkla incelenebilir

1.Yaş Küçüklüğü Halinde Vesayet

Nitekim Medeni Kanunun 404. maddesi; Velâyet altında bulunmayan her küçük vesayet altına alınır hükmüne amirdir.

Esasında küçükler ergin olana dek anne babalarının velayeti altındadır. Velayet ile ilgili ayrıntılı bilgi almak için buradan ilgili makalemizi okuyabilirsiniz. Dolayısıyla vesayet, çocuğun velayet altında olmaması halinde söz konusu olabilir. Örneğin; boşanma halinde velayet kendisine verilen tarafın ölmesi durumunda, çocuğun velayeti kendiliğinden sağ kalana geçmez. Velayetin sağ kalan eşe geçip geçmeyeceği hakimin takdirindedir. İşte bu sırada çocuk velayet altında olmayacağından, çocuğa bir vasi atanması gerekir.

2. Akıl Hastalığı veya Akıl Zayıflığı Nedeniyle Vesayet

Akıl zayıflığı veye akıl hastalığı ergin kişilerin fiil ehliyetinin kısıtlanması nedenlerinden biridir. Nitekim Medeni Kanunun 405. maddesine göre; “Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kısıtlanır.”

Düzenlemeye göre bir kişinin sadece akıl hastası olması veya akıl zayıflığının bulunması tek başına kısıtlama sebebi değildir. Kişinin akıl hastalığı veya akıl zayıflığı onu işlerini göremeyecek, bakımı için sürekli yardım almasını gerektirecek veya başkalarının güvenliğini tehlikeye sokacak durumda olmasına neden veriyorsa kısıtlama söz konusu olabilir.

3. Savurganlık, Alkol veya Uyuşturucu Madde Bağımlılığı, Kötü Yaşama Tarzı, Kötü Yönetim Nedeniyle Vesayet

Medeni Kanunun 406. maddesine göre; “Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu Madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi sebebiyle kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu yüzden devamlı korunmaya ve bakıma muhtaç olan ya da başkalarının güvenliğini tehdit eden her ergin kısıtlanır.”

Yine burada da, akıl zayıflığı ve akıl hastalığında olduğu gibi kişinin tek başına savurgan, alkol uyuşturucu bağımlısı, kötü yaşama tarzı olması veya malvarlığını kötü yönetmesi tek başına bir kısıtlılık nedeni değildir. Kişinin bu davranışları nedeniyle kendisini veya ailesini darlık ve yoksulluğa düşürme tehlikesi varsa veya başkalarının güvenliğini tehdit ediyorsa kısıtlama söz konusu olabilir.

4. Özgürlüğü Bağlayıcı Ceza Nedeniyle Vesayet

Bir yıl veya daha uzun süreli hapis cezasına mahkum olmak kısıtlanma sebebidir. Medeni Kanunun 407. maddesine göre; “- Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her ergin kısıtlanır.” Düzenlemeye göre, işlediği bir suç nedeniyle bir yıl veya daha uzun süreli hapis cezasına mahkum edilen kişi cezasının kesinleşmesiyle kısıtlanır ve kendisine vasi atanır. Cezanın hangi suç nedeniyle alındığının bir önemi yoktur.

5. İstek Üzerine Vesayet

Ergin kişiler kendi istekleri üzerine kısıtlanabilir. Medeni Kanunun 408. maddesi; “Yaşlılığı, engelliliği, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat eden her ergin kısıtlanmasını isteyebilir. ” düzenlemesine amirdir.

Vesayet Davası Nedir?

Vesayet davasında yargılama usulü  Medeni Kanunun 409. ve 410. maddesinde düzenlenmiştir. Vesayet davasında görevli ve yetkili mahkeme kısıtlının yerleşim yeri sulh hukuk mahkemesidir.

Bir kimse dinlenilmeden savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetimi veya isteği sebebiyle kısıtlanamaz.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya ise ancak resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilir. Hâkim, karar vermeden önce, kurul raporunu göz önünde tutarak kısıtlanması istenen kişiyi dinleyebilir.

Vasinin Atanması

Vesayet makamı (yerleşim yeri sulh hukuk mahkemesi), bu görevi yapabilecek yetenekte olan bir ergini vasi olarak atar. Gereken durumlarda, bu görevi birlikte veya vesayet makamı tarafından belirlenen yetkileri uyarınca ayrı ayrı yerine getirmek üzere birden çok vasi atanabilir. Rızaları bulunmadıkça birden çok kimse vesayeti birlikte yürütmekle görevlendirilemez.

Vesayette Eşin ve Hısımların Önceliği

Haklı sebepler engel olmadıkça, vesayet makamı, vesayet altına alınacak kişinin öncelikle eşini veya yakın hısımlarından birini, vasilik koşullarına sahip olmaları kaydıyla bu göreve atar. Bu atamada yerleşim yerlerinin yakınlığı ve kişisel ilişkiler göz önünde tutulur.

Haklı sebepler engel olmadıkça, vasiliğe, vesayet altına alınacak kişinin ya da ana veya babasının gösterdiği kimse atanır.

Vesayet davası iyi takip edilmesi gereken teknik bilgi ve birikim isteyen davalardır. Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, adana avukat, boşanma, velayet, nafaka, tazminat, vesayet  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

Akıntürk, T., Ateş Karaman, D., 2011. Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku İkinci Cilt. Beta Yayıncılık. Sayfa 469. İstanbul Türkiye.

Facebook üzerinden hakaret, sosyal medyada hakaret manevi tazminat, facebookta hakaret suçu, hakaret içeren mesaj, yorum, paylaşım adana ceza avukatı

Facebook Üzerinden Hakaret

Sosyal medya kullanımının hızla arttığı günümüzde, sosyal medya örneğin instagram, twitter, facebook üzerinden hakaret suçunun sık sık işlendiğine şahit oluyoruz. Maalesef internet üzerinden işlenen hakaret suçlarında, kişiler yüz yüze gelmedikleri için suç olmayacakmış gibi serbest hareket edildiği görülmektedir. Sosyal paylaşım sitelerinde hakaret suçu gönderilen mesajlarla olabileceği gibi yapılan yorum vb etkileşimlerle ya da paylaşım yaparak gerçekleştirilebilir. Facebook üzerinden hakaret genellikle sahte hesaplar açarak vb yollarla işlenmektedir. Sosyal medya, facebook üzerinden hakaret suçunda sahte hesap da açılsa suçu gerçekte kimin işlediği tespit edilebilmektedir.

Facebook üzerinden hakaret edilmesi hem Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca hakaret suçunu oluşturmaktadır, hem de mağdur manevi tazminat talep edebilecektir. Nitekim hakaret başlı başına bir haksız eylemdir. Mağdur kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle sosyal medyada hakaret nedeniyle manevi tazminat talep edebilir.

Facebook Üzerinden Hakaret Suçu

Facebook gibi sosyal medya hesapları üzerinden işlenen hakaret suçu ile ilgili Yargıtay kararları şu şekildedir.

T.C. YARGITAY
18. CEZA DAİRESİ 

ESAS NO: 2015/27677
KARAR NO: 2016/12506
TARİH: 07.06.2016

…Katılan beyanında, sanık ile birlikte çalıştıkları kurumdaki şahısların kendisine haber vermesi üzerine sanığın facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde kendisi hakkında iddianamedeki belirten hakaret içerikli sözleri yazdığını öğrendiğini belirtmesi karşısında, katılanın sanığın facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde arkadaşı olmayıp sayfasının da herkese açık olmaması nedeniyle katılanın beyanında belirten şahısların açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilip, tanık sıfatıyla dinlenmesi ve sanığın bu sayfasının kaç kişiye açık olduğu tespit edilerek sonucuna göre hakaret suçunun ihtilat öğesinin oluştuğu kanıtlarıyla birlikte açıklanıp tartışılmadan, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle beraat kararı verilmesi. Kanuna aykırı ve katılan …’ın temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine”

T.C. YARGITAY
18. CEZA DAİRESİ 

ESAS NO: 2015/41672
KARAR NO: 2017/13629
TARİH: 27.11.2017

… Sanığın facebook üzerinden hakaretleri kendisinin yapmadığına ilişkin savunması karşısında, suça konu mesajların yazıldığı, facebook isimli web sitesinde sanığın ad ve soyadı ile profil oluşturan internet kullanıcısına ait IP numarasının tespitine ilişkin araştırma yapılmadan eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi.

Sanığın, adına kayıtlı facebook isimli sosyal paylaşım sitesindeki hesabından 4.10.2014 – 23.10.2014 tarihleri arasında hakaret içerikli mesajlar attıktan sonra 24.10.2014 tarihinde ise katılana ait dükkana giderek tanıklar huzurunda hakaret ettiği şeklinde iddianamede anlatılan ve mahkemece kabul edilen eylemi sonucu, katılana yönelik olarak aynı kasıt altında aynı suçu birden fazla işlemesi nedeniyle tek hüküm kurulup TCK’nın 43/1. maddesi uyarınca cezasında arttırım yapılması gerektiği gözetilmeden, facebook üzerinden mesaj atmak suretiyle işlenen hakaret suçu ve yüzyüze işlenen hakaret suçundan ayrı ayrı ceza verilmesi, Kknuna aykırı ve sanık …’ın temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnamedeki isteme uygun olarak, HÜKÜMLERİN BOZULMASINA…”

Facebook Üzerinden Hakaret Manevi Tazminat

Sosyal medyada hakaret nedeniyle açılan manevi tazminat istemli davada Yargıtay 4. Hukuk Dairesi şu şekilde karar vermiştir.

T.C. YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO: 2016/16612
KARAR NO: 2019/1233
TARİH: 26.03.2019

Davacı … vekili Avukat … tarafından, davalılar … ve … aleyhine 17/01/2012 gününde verilen dilekçe ile haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 02/07/2013 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Davacı vekili; müvekkiline ait facebook sayfasına davalılar tarafından sinkaflı sözler içeren mesajlar gönderildiğini, suça konu mesajların gönderildiği bilgisayarların IP numaralarının davalılara ait olduğunu, bu hakaret ve küfürler nedeniyle yapılan yargılamada davalıların cezalandırılmasına karar verildiğini, kararın kesinleştiğini, müvekkilinin bu haksız eylem neticesinde kişilik hakkının zedelendiğini belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalılar; davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece; davalıların davacıyı hiç tanımıyor olmaları, sosyal, fiziki olarak aralarında manevi tazminata konu eylemi işlemelerini gerektirir bir ilişkinin olmaması, davalıların kişiliği, yapmış oldukları meslek her iki davalınında birbirini tanımamaları birlikte değerlendirildiğinde; manevi tazminata konu fiilin davalılar tarafından işlendiği hususunda yeterli kanıya ulaşılmadığı, ceza mahkemesince davalı hakkında verilen HAGB kararının hukuk hakimini bağlamayacağı, diğer davalı hakkında ise verilen kesin hükmün Yargıtay denetiminden geçmeksizin kesinleştiği, bu davalı yönünden verilen hükmün de hukuk hakimini bağlamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; kararı davacı temyiz etmiştir.

Dosya kapsamından; davacının facebook sayfasına sinkaflı sözler içeren mesajlar gönderildiği, suça konu mesajların gönderildiği bilgisayarların IP numaralarının davalılara ait olduğu, davacının e-posta ve facebook adreslerine mail ve mesaj atıldığı saatlerde, mailin ve mesajın bırakıldığı mail adresine davalıların internete çıkış yaptıkları IP adresi üzerinden bağlantı yapıldığı anlaşıldığından, dava konusu mesajların gönderilmesinden hat sahibi davalılar sorumludur.

Bu nedenle; gönderilen mesajlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, her iki davalının da yazılan mesajlardan sorumlu olduğu kabul edilmeli ve uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmelidir. Bu yön gözetilmeden yanılgılı gerekçe ile davanın tümden reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 06/03/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Görüldüğü üzere facebook üzerinden hakaret suçunda ve manevi tazminat talepli davalarda, haksız fiili işleyenin kim olduğu IP adresinden ortaya çıkarılabilmektedir. IP adresinden Bu nedenle bu tip durumlarda alanında uzman bir adana bilişim avukatı ndan hukuki danışma almanız en büyük tavsiyemizdir. Yine aynı şekilde söz konusu fiil suç teşkil ettiğinden adana ceza avukatı ndan yardım almanız da faydalı olacaktır.

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, TCK ve diğer ilgili kanunlar kapsamında tüm işlemlere ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat, yargıtay kararları

Haksız Şikayet Nedeniyle Manevi Tazminat Davası

Kişilik hakları bir başka kişi tarafından haksız biçimde saldırıya uğrayan kişi manevi tazminat talep edebilir. Haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davası da hukuki dayanağını haksız fiil sorumluluğundan almaktadır. Haksız şikayet durumunda, yapılan şikayetin asılsızlığının ortaya çıkması aynı zamanda şikayette bulunanın cezai sorumluluğunu da doğurur, bu durumda haksız şikayet iftira suçu gündeme gelebilir.

Anayasanın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır. 25. maddesinde ise, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı açıklanmış, BK.nun 49. maddesinde ise saldırının yaptırımı düzenlemiştir. Bu yazımızda, haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasını yargıtay kararları doğrultusunda incelemeye çalışacağız.

Şikayet Hakkı ve Haksız Şikayet

Anayasamızın 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Ancak Yargıtayın istikrar kazanan kararlarında, bu durumda şikayet edenin ihbar ve şikayet hakkının sınırlarını aşıp aşmadığının değerlendirilmesi gerekir. Şikayet hakkı herkese tanınmış ve anayasal güvence altına alınmış bir hak olsa da, bu hak sınırsız değildir. Bir tarafta şikayette bulunanın şikayet hakkı varken, diğer tarafta da şikayet olunanın haksız yere lekelenmeme hakkı vardır. İşte bu halde şikayet hakkı ile lekelenmeme hakkı arasındaki çizginin korunması ve dengenin her iki tarafın menfaatleri gözetilerek sağlanması gerekir.

Yine aynı şekilde şikayet için yeterli emare olması halinde de haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat talebinin kabul edilemeyeceği Yargıtay’ca benimsenmiştir.

“…Davaya konu olayda; davalı avukat, İcra Hukuk Mahkemesi dosyalarında esas hakkında karar verildiği gerekçesiyle işi biten icra müdürlüğü dosyalarının icra müdürlüğüne iadesini talep etmiş, davacı da dosyaların henüz işi bitmediği gerekçesiyle iadeden kaçınmıştır. Bunun üzerine davalı vekil olarak işlerini takip ettiği müvekkili adına söz konusu şikayet dilekçelerini Adalet Komisyonu Başkanlığı’na ve Cumhuriyet Savcılığı’na vermiştir. Bu durumda, yerel mahkemece şikayet için yeterli emare olması nedeniyle davalının Anayasal şikayet hakkını kullandığı sonucuna varılarak, istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken,şikayet hakkını hukuka uygun kullanmadığı gerekçesiyle, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir….” (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2012/2107 E, 2012/3207 K, 01.03.2012 T)

Yargıtay‘a göre, haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davasında şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Başkalarının da aynı olay karşısında şikayet eden gibi davranabileceği hallerde şikayet hakkının kullanılmasının uygun olduğu kabul edilmelidir.

“…Somut olayda, el yazısıyla eklemeler yapıldığı anlaşılan ve aslına ulaşılamayan belediyenin cevabi yazısı fotokopisinin 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2006/455 Esas sayılı dosyasına davacı-karşı davalı tarafından sunulduğu, bunun üzerine davalılar-karşı davacıların eklemeler içeren belge sebebiyle davacı-karşı davalı hakkında ayrı ayrı verdikleri şikayet dilekçeleriyle sahtecilik suçundan soruşturma yapılmasını istedikleri anlaşılmaktadır. Bu durumda, belge aslının bulunamaması da gözetildiğinde şikayet hakkının kullanılmasında yeterli emarenin varlığı kabul edilerek, asıl dava yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerekirken, istemin kısmen kabulüne karar verilmiş olması doğru görülmemiş; bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2012/470 E, 2013/1693 K, 05.02.2013 T)

Haksız Şikayette Manevi Tazminat Miktarı

Haksız şikayete dayalı manevi tazminat davalarında talep edilebilecek manevi tazminat miktarı orantılı olmalıdır. Yargıtay kararlarına göre, haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat miktarı belirlenirken, eylem ve olayın özelliklerinin yanı sıra tarafların kusur oranı, sıfatı, işgal ettikleri makam ve sosyal ve ekonomik durumları da önemlidir. Hakim, manevi tazminat tutarını belirlerken her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetmeli ve takdir hakkını etkileyecek nedenleri objektif olarak göstermelidir.

“…Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Davacı yararına hükmedilen manevi tazminat; olay tarihi, olayın oluş şekli ve yukarıdaki ilkeler göz önüne alındığında fazladır. Daha alt düzeyde manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle fazla hükmedilmesi doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2012/885 E, 2013/1434 K,30.01.2013 T)

Şikayetçinin Ceza Yargılamasında Beraat Etmesi

Diğer yandan şikayet edenin ceza mahkemesinde yargılanıp örneğin iftira suçundan beraat etmesi haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat davası sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Zira haksız şikayette bulunan hakkında beraat kararı verilmesi eylemin suç olup olmaması ile ilgilidir. Verilen beraat hükmü eylemin haksız fiil niteliğini ortadan kaldırmayacaktır. Zira zaten her haksız fiil de suç teşkil etmemektedir.

Nitekim Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesine göre de;

Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.

Ayrıca Türk Borçlar Kanunu’nun 48. maddesinin 2. fıkrasına göre de; “Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” hükmüne amirdir. Dolayısıyla eylemin ahlaka aykırı olması hali bile sorumluluk doğması için yeterlidir.

Adana avukat, Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu olarak, diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmaması yargıtay, tanık bildirmeme

Dava Dilekçesinde Tanık Deliline Dayanılmaması

Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 145. maddesi ile tarafların delil bildirmesi belli kesin sürelere bağlanmıştır. Makalemizde ilgili düzenleme gereğince dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmaması halinde delillerin nasıl değerlendirileceği bir yargıtay kararı doğrultusunda tartışılacaktır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2014/2/1226 E, 2016/1057 K ve 16.11.2016 Tarihli kararında, dava dilekçesinde tanık bildirmeme halinde ön inceleme aşamasından sonra bildirilen tanıkların dinlenemeyeceğine karar vermiştir.

Dava Dilekçesinde Tanık Deliline Dayanılmaması

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Delillerin Sonradan Gösterilmesi” başlıklı 145. maddesine göre;

Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.

Düzenlemeye göre; dava veya cevap dilekçesinde delil göstermeyen tarafa ön inceleme duruşmasında delillerini bildirmesi için yeni bir süre verilmesi mümkün değildir. Bu doğrultuda dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmaması halinde davacı tanık listesi veremez.

Dava dilekçesinde tanık deliline dayanmama halinde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin son tarihli kararı şu şekildedir;

T.C. YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO: 2017/5994
KARAR NO: 2019/1853
TARİH: 27.02.2019

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

İlk derece mahkemesince; boşanma davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, boşanmanın fer’ilerine karar verilmiş, davalı erkek tarafından tamamı yönünden istinaf kanun yoluna başvurulmuş, … Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 05.04.2017 tarih 2017/313 esas, 2017/349 karar sayılı kararı ile, davalının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, bu karara karşı davalı erkek temyiz yoluna başvurmuştur.

Davacı kadın, dava dilekçesinde tanık deliline dayanmamış (HMK m. 141), ön inceleme duruşmasında verilen süre üzerine 18.04.2016 tarihli dilekçesinde bildirdiği tanıklar dinlenerek davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Davacı kadın dava dilekçesinde tanık deliline dayanmadığına göre dayanılmayan delilin bildirilmesi için ön inceleme aşamasında verilen süre sonuç doğurmaz ve bu tanıkların beyanları kusur belirlemesinde dikkate alınamaz (HGK 20.04.2016 tarih, 2014/695 ve 2016/522 karar sayılı kararı). Gerçekleşen bu durum karşısında mahkemece; yukarıda açıklanan sebeplerle davalıya yüklenecek kusurlu bir davranış ispatlanamadığından davanın reddine karar verilmesi gerektiği halde, boşanma davasının kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda gösterilen sebeple; … Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 05.04.2017 tarih 2017/313 esas, 2017/349 karar sayılı kararının KALDIRILMASINA, … 11. Aile Mahkemesinin 04.10.2016 tarih 2015/289 esas, 2016/509 karar sayılı kararının BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, dosyanın HMK’nın 373/1.maddesi gereğince ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin ise ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.

Adana avukat, Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosuadana boşanma avukatı olarak boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

BOŞANMA DAVASI SES KAYDI ADANA BOŞANMA AVUKATI YARGITAY

Boşanma Davası Ses Kaydı Delili

Bu makalemizde boşanma davası ses kaydı delil niteliği, yargıtay kararı doğrultusunda incelenecektir. Boşanma davalarında taraflar özellikle karşı tarafın kusurlu davranışını boşanma nedeni olarak belirttikleri hallerde, bu kusurlu davranışı ispat edebilmek adına boşanma davasında ses kaydı, görüntü kaydı gibi delil niteliği bulunan kayıtlara başvurmaktadır. Boşanma davasında ses kaydının delil niteliği davanın içeriğine göre belirlenmelidir.

Boşanma Davasında Ses Kaydı Kullanılabilir Mi?

Öncelikle belirtmekte fayda görüyoruz ki, habersiz biçimde alınan ses kaydı hukuka aykırı delil niteliğindedir. Ayrıca bu şekilde alınan ses kaydı, özel hayatın gizliliğini ihlal, haberleşmenin gizliliğini ihlal gibi pek çok suçu ihtiva edebilir. Ancak ses kayıtlarının hukuka aykırı delil niteliğinin ve suç oluşturmasının istisnalarından biri boşanma davalarıdır. Açılan boşanma davası yürütülürken sunulan ses kaydı çoğu zaman önemli bir delil olmaktadır.

Boşanma Davasında Ses Kaydının Delil Niteliği

Boşanma davasında ses kaydının delil niteliğini irdelemeden önce, bu ses kaydının delil elde etmek amacıyla oluşturulup oluşturulmadığının irdelenmesinde fayda vardır. Örneğin eşlerden birinin kurguya dayanılarak sırf delil elde etmek amacıyla eşini kışkırtması ve  gerçekleştirdiği tartışmanın kayıtlarını mahkemeye sunması halinde, ses kaydı hukuka aykırı üretilmiş delildir. Yargıtay kararları bu tip durumlarda, hukuka aykırı biçimde üretilen ses kayıtlarının hukuka aykırı olduğunu, delil niteliğinin bulunmadığı, hükme esas alınamayacağına yöneliktir.

Diğer yandan hayatın olağan akışı içinde meydana gelen yani bir kurguya dayanmayan, yüz yüze yapılan konuşmaların ses kaydının delil niteliği vardır. Her ne kadar karşı tarafın rızası olmadan elde edilen bu tip ses kayıtları hukuka aykırı delil olsa da, boşanma davası bu kuralın istisnasıdır. Bu hususta Yargıtay kararlarında da boşanma davasında kullanmak için ses kaydı yapan kişinin hukuka aykırı bir amaçla hareket etmediği vurgulanmaktadır.

Boşanma Davasında Ses Kaydı Yargıtay Kararları

“…Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı-davalının, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekanı olan konutta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek , eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tespit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz. Aksine, aile birliğine ilişkin ortak yaşanılan mekana davalının, meşru olmayan bir amaç için arkadaşlarını kabul etmesinde, aile hayatının gizliliğini ihlal söz konusudur. Bu bakımdan sözü edilen delilin elde edilişinde hukuka aykırılık bulunduğundan söz edilemez…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2007/17220 E, 2008/13614 K, 20.10.2008 T)

“…Oluşa ve dosya kapsamına göre; sanık, baldızı olan katılan ile yapmış olduğu yüz yüze konuşmayı kaydetmiştir. Bu kaydı eşine karşı açmış olduğu boşanma davasına delil olarak sunmuştur. Sanığın, boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacı taşıyan eyleminde hukuka aykırı olarak hareket etme bilinciyle davranmadığı anlaşılmıştır. Ancak sanık, …. konuşma kayıtlarını konuşma ve aile bireyleri ile ilgisi olmayan üçüncü kişi konumunda bulunan tanıklar …. ve …. adlı kişilere dinletmiştir. Bu çerçevede sanığa bu eylemi nedeniyle ek savunma hakkı hatırlatılarak TCK’nın 134/2.maddesinde tanımı yapılan özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık hakkında mahkumiyete karar verilmesi gerekmektedir.” (Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 2018/8075 E, 2019/1860 K, 13.02.2019 T)

“…Kocanın yatak odasındaki bir dolabın içinde yada yatağın altında kadın tarafından saklanan bir not defterini ele geçirmesi, bu mekanın eşlerin müşterek yaşamlarını sürdürdüklerini bir yer olduğundan kadın gizli mekan kabul edilemez. Hiç kimse evindeki bir mekanda bulduğu bir delili hukuka aykırı yollardan ele geçirmiş sayılamaz.” (Yargıtay HGK 2002/2-617 E, 2002/648 K)

Bu doğrultuda boşanma davası ses kaydı deliline dayanılabilir. Boşanma davasında kullanılan ses kaydı hukuka aykırı delil olarak değerlendirilmeyeceği gibi suç da oluşturmaz.

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, adana boşanma avukatı olarak boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

 

reddi miras dava dilekçesi

Reddi Miras Dava Dilekçesi

Reddi miras dava dilekçesi örneği makalemizin devamında paylaşılmaktadır. Ancak öncelikle reddi miras dilekçesi örneğine geçmeden önce, reddi miras nedir, reddi miras davası, reddi miras süresi gibi konulara açıklık getirmekte fayda görüyoruz.

Reddi Miras Nedir?

Miras kural olarak, miras bırakanın ölümüyle birlikte mirasçılarına geçmiş sayılır. Mirasın intikalinde külli halefiyet gereği miras bırakanın tüm malvarlığı bir kül halinde, yani hem alacakları hem de borçları mirasçılarına geçer. Bu durumda mirasçılar miras bırakanın malvarlığına ve alacaklarına sahip olurken, borçları ile de sadece tereke ile değil kendi malvarlıklarını da kapsayacak şekilde sorumlu olurlar. Mirasçılar, miras bırakanın bu şekilde kendilerine intikal edecek malvarlığındaki borçlardan sorumlu olmak istemiyorlarsa reddi miras davası açmak ve mirasın reddi istemek zorundadırlar.

Reddi miras nedir sorusunun cevabı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 605 ve devamı maddelerinde mirasın reddinin nasıl yapılacağı açıklanmıştır. Hem yasal hem atanmış mirasçılar reddi miras dava dilekçesi ile mirası reddedebilirler.

Reddi Miras Süresi

Reddi miras süresi4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 606 maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; hem yasal hem atanmış mirasçılar için reddi miras süresi üç aydır. Süre , yasal mirasçılar için mirasçı olduklarını daha sonra öğrendikleri ispat edilmedikçe mirasbırakanın ölümünü öğrendikleri; vasiyetname ile atanmış mirasçılar için mirasbırakanın tasarrufunun kendilerine resmen bildirildiği tarihten işlemeye başlar.

Mirasın hükmen reddi halinde ise herhangi bir süre sınırlaması yoktur. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 605 maddesinin 2. fıkrasına göre; Ölümü tarihinde mirasbırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır.

Reddi Miras Davası

Reddi miras davası, yasal mirasçılar için mirasbırakanın ölümünden itibaren üç ay içinde açılması gereken bir davadır. Dava açılmaz ve miras reddedilmezse, mirasın kabul edildiği anlamına gelir. Ki bu durumda da makalemizin başında bahsettiğimiz üzere, mirasçılar mirasbırakanın borçlarından kişisel malvarlıkları ile sorumlu olacaklardır. Reddi miras davası görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Reddi miras davası yetkili mahkeme ise mirasın açılacağı yer mahkemesidir. Reddi miras avukat aracılığı ile yapılabilir

Reddi Miras Dava Dilekçesi

ADANA NÖBETÇİ SULH HUKUK MAHKEMESİ’NE

DAVACILAR                     : (Ad, Soyad, TC, Adres)

VEKİLİ                               : Av. Selce MARAŞ BÜKEN

KONU                               : Müteveffa ………..’dan kalan mirasın reddi talebimizin sunulmasından ibarettir.

AÇIKLAMALARIMIZ

1. Müvekkilim, müteveffa ………….’nın yasal mirasçısıdır. Müteveffa …/…/….. tarihinde vefat etmiştir.

2. Müteveffa, ölümünden önce çok miktarda borç yapmış olup, kendisi hakkında sağlığında açılıp kesinleşen icra takipleri ve henüz icra takibine konu edilmemiş borçları mevcuttur. Tereke borca batık haldedir.

3. Bu doğrultuda müvekkilin (eşi/babası/oğlu/kızı) rahmetli ………..’nın mirasının kayıtsız şartsız reddi için iş bu davayı açma gereği hasıl olmuştur.

DELİLLER                             : Müteveffanın ölüm kaydı, nüfus kayıt örneği, mirasçılık belgesi, malvarlığı araştırması, yargılamanın işine yarayacak her türlü delil.

SONUÇ ve İSTEM               : Yukarıda belirtilen nedenler dahilinde müteveffa ………’nın mirasının borca batık olduğunun tespiti ve müvekkillerin mirası reddettiklerine karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederiz. …/…/…..

Av. Selce MARAŞ BÜKEN

 

Adana avukat, Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosuolarak, diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

Aldatılan Eş Üçüncü Kişiye Tazminat

Aldatılan Eş Üçüncü Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi?

Aldatılan eş üçüncü kişiye tazminat davası açabilir mi sorusunun son yıllarda hukuk gündemi epeyce meşgul ettiği söylenebilir. Bu doğrultuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/4-1334 Esas, 2017/545 Karar ve 22.03.2017 tarihli kararı ile,  aldatan eş ile birlikte olan 3. kişiye karşı tazminat davası açılabilir kararı vermiştir. İlgili kararın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu kararında özetle, üçüncü kişinin sorumluluğunu, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girmesi nedeniyle ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle haksız fiilden kaynaklandığını içtihat etmiştir.

Nitekim 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 49/2 maddesine göre de;  “Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

Akabinde yapılan eleştiriler ve Yargıtay’ın bu hususta farklı kararlar vermesi nedeniyle Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu 2017/5 E, 2018/7 K ve 06.07.2018 Tarih sayılı kararı ile aldatılan eş üçüncü kişiden tazminat isteyemez kararını vermiştir. Kurul kararında özetle üçüncü kişinin fiilinin haksız fiil niteliğinde olmadığına, sadece aldatmaya iştirak etmenin diğer eşle birlikte sorumlu tutulamayacağına hükmetmiştir. Kurul kararında salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eylem nedeniyle manevi tazminat istenemeyeceğine karar vermiştir. İlgili kararın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Aldatılan Eş Üçüncü Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi?

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin son tarihli kararlarında da, aldatılan eş üçüncü kişiye tazminat davası açabilir mi sorusunun cevabının hayır olduğunu görüyoruz. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2016/13236 E, 2019/1288 K sayılı 07.03.2019 tarihli güncel bir kararında; evli kişiyle bilerek birlikte olma halinin tek başına aldatmada üçüncü kişi bakımından manevi tazminat sorumluluğu doğurmayacağına karar vermiştir. Buna göre aldatılan eş üçüncü kişiye tazminat talebini yönlendiremez. Kararda emredici norma değil ancak ahlaka aykırı olan böylesi fiilin tazminat sorumluluğu doğurabilmesi için failin yani üçüncü kişinin aldatılan eşe bilerek zarar verme kastıyla hareket etmesi gerektiği, sadece birlikte olduğu eşin evli olduğunu bilmesi bu tür sorumluluk için yeterli olmadığına hükmetmiştir.

T.C. YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO: 2016/13236
KARAR NO: 2019/1277
TARİH: 07.03.2019

Davacı … vekili Avukat … tarafından, davalı … aleyhine 07/11/2014 gününde verilen dilekçe ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 10/05/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının dava dışı eşin evli olduğunu bilmesine rağmen onunla birliktelik yaşayarak evliliğinin bitmesine neden olduğunu, bu durumun kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini belirterek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalı, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davalının davacının aile birliğinin yıkılmasına neden olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dava konusu uyuşmazlık, evlilik birliği devam ederken, eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişiden diğer eşin manevi tazminat isteminde bulunup bulunmayacağı hususundadır.

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 06/07/2018 tarihli ve 2017/5 E. – 2018/7 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere; TMK 185/3 maddesinde düzenlenen sadakat yükümlüğü, evlilik sözleşmesinden kaynaklanmakta olup ihlal edilmesi durumunda yalnızca sözleşmenin taraflarının yani eşlerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri nisbi hak niteliğindedir. Yani mutlak bir hak mahiyetinde olmadığı için, herkese karşı ileri sürülemez.

Davacı, kişilik hakkı ihlallerini düzenleyen genel hükümlere yani TMK’nun 24-25 ve TBK’nun haksız fiil sorumluluğuna ilişkin temel düzenlemesi olan 49/1 (BK. 41/1) ve kişilik değerlerinin zedelenmesine ilişkin TBK 58. (BK 49.) maddelerine de dayanamaz. Söz konusu yasa maddeleri gereğince haksız fiil sorumluluğundan söz edilebilmesi için, diğer şartların yanında ayrıca zarara sebep olan fiilin hukuka aykırı olması yani emredici bir hukuk normuna aykırı olması gerekir. Somut olayda, eş olmayan davalı yönünden fiilin hukuka aykırılık şartı gerçekleşmemiştir.

Müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin de uygulanması mümkün değildir. Zira, TBK’nun 61. (BK 50.) maddesinde birden fazla kişinin ortak kusurlu davranışları nedeniyle. Bir zarara yol açmaları durumunda müteselsil sorumluluğun söz konusu olacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda sorumluluğa gidilebilmesi için. aldatan eş ile birlikte olan davalının fiilinin de hukuka aykırı olması gerekir. Davalının dava dışı eş ile birlikteliği şeklindeki davranışı, aldatılan eş yönünden haksız fiil olarak nitelendirilemeyeceğinden. müteselsil sorumluluk esasına göre de sorumluluğuna gidilemez.

Aldatılan eş yansıma yoluyla zarara uğradığını da iddia edemez.

Zira, üçüncü kişinin aldatan eşe karşı herhangi bir hukuka aykırı eylemi ve verdiği herhangi bir zarar bulunmadığından, yansıma yoluyla istenebilecek zarar da söz konusu olamaz.

TBK’nun 49/2 (BK.41/2) maddeleri gereği, fiilin emredici bir norma değil de sadece ahlaka aykırı olması durumunda, sorumluluğa gidilebilmesi için, failin zarar görene zarar verme kastıyla yani somut olayda, davalının davacı aldatılan eşe bilerek ve isteyerek zarar vermeyi amaçlamış olması gerekir. Sadece birlikte olduğu eşin evli olduğunu bilmesi bu tür sorumluluk için yeterli değildir.

Şu durumda; açıklanan yasal düzenlemeler ve Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun yukarıda anılan kararı uyarınca yerel mahkemece, evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan davalıya karşı açılan davanın tümden reddedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 07/03/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Sonuç olarak aldatılan eş üçüncü kişiye tazminat davası açamaz, manevi tazminat talebini yalnızca kendisini aldatan eşine yönlendirebilir diyebiliriz.

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, adana boşanma avukatı olarak boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

ortak velayet nedir

Ortak Velayet Nedir?

Ortak velayet nedir sorusunun cevabına geçmeden önce velayet davası nedir, velayet kime verilir, velayetin belirlenmesinde esas kriterler nelerdir, çocuğun üstün yararı ilkesi gibi hususlara değinmekte fayda görüyoruz.

Velayet Davası Nedir?

Türk Hukuk Sisteminde, velayet hakkı evlilik birliği boyunca hem anne hem babaya ait olan yani ortak kullanılan kişiye bağlı haklardandır. Nitekim Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesine göre;

Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velâyeti birlikte kullanırlar. Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmişse hâkim, velâyeti eşlerden birine verebilir. Velâyet, ana ve babadan birinin ölümü hâlinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir.”

Boşanma halinde velayet anne veya babadan birine verilebilir. Velayetin belirlenmesinde önemli olan çocuğun üstün yararıdır. Konu ile ilgili ayrıntılı makalemize buradan ulaşabilirsiniz.

Her anne baba çocuğunun velayetinin kendisinde olmasını istese de aile mahkemesi hakimi bu isteklerle bağlı değildir.  Velayet davalarında en önemli kıstas çocuğun menfaatidir. Dolayısıyla çocuğun velayetini alan tarafın çocuğun menfaatine aykırı hareket etmesi halinde velayetin değiştirilmesi davası mümkündür.  

Görüldüğü üzere Türk Medeni Kanunu çocuğun velayetinin anne veya babadan birine verileceğine hükmetmiş, ortak velayet hususu Medeni Kanunumuzda düzenlenmemiştir. 

Ortak Velayet Nedir?

Ortak velayet nedir sorusunun cevabı medeni kanunumuzda yer almamaktadır. Ortak velayet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek-7 Protokolünde yer verilmiş bir haktır. Ülkemizce de bu protokolün onaylanmasıyla ortak velayet hususu bir iç hukuk normu haline gelmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Ek-7 Protokolün 5. Maddesinde;

Eşler, evlilik bakımından, evlilik süresince ve evliliğin bitmesi halinde, kendi aralarında ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde, özel hukuk niteliği taşıyan hak ve sorumluluklar açısından eşittir. Bu madde, devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarına engel değildir.

Söz konusu protokolün Ülkemizce onaylanması ile birlikte, söz konusu hüküm bir iç hukuk normu niteliği kazanmıştır. Dolayısıyla şartlarının oluşması halinde ortak velayet kararı verilebilmesi mümkündür. Ortak velayet kararı verilmesi halinde çocuğun velayet hakkı sadece anneye veya sadece babaya ait olmaz. Bu durumda anne ve baba boşanma gerçekleşmiş dahi olsa, tıpkı evlilik birliği devam ederken olduğu gibi velayet hakkını birlikte kullanırlar.

Velayet davası nedir, velayet kime verilir konusunda ayrıntılı makalemizi buradan okuyabilir,

Velayet davası iyi takip edilmesi gereken teknik bilgi ve birikim isteyen davalardır. Aksi halde çocuğun ve anne-babanın mağduriyetine neden olabileceğinden davanın adana velayet avukatı ile birlikte yürütülmesini tavsiye ediyoruz.

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir.

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

ortak hayatın yeniden kurulamaması

Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Nedeniyle Boşanma

Bu makalemizde ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma davası, eylemli ayrılıkboşanma davası hangi hallerde reddedilir, boşanma davasının reddi, boşanma davasının reddi yeni dava açılması halleri Medeni Kanunun 166. maddesinin 4. fıkrası kapsamında değerlendirilecektir. Ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebiyle boşanma davası açılabilmesi mümkündür.

Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Nedeniyle Boşanma Davası

Boşanma davasının reddi yeni dava açılabilir mi sorusunun cevabını Medeni Kanunun 166. maddesinin 4. fıkrası vermiştir. Düzenlemeye göre; 

“Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir.”

Ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma davasının şartları şu şekildedir;

1.Boşanma Davasının Reddedilmiş Olması Gerekir.

Daha önce açılan boşanma davasının reddedilmiş olması gerekir. Dava herhangi bir nedenle açılmış olabilir. Reddedilen davayı eşlerden hangisinin açtığının da bir önemi yoktur. Önemli olan daha önce açılan boşanma davasının reddine karar verilmiş olmasıdır.

2. Boşanma Davasının Reddi Kararının Üzerinden Üç Yıl Geçmiş Olmalıdır.

Daha önce açılan boşanma davasının reddi kararının kesinleşmiş olmalıdır. İş bu kararın kesinleşme tarihinden itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması da gerekir. 

3. Ortak Hayatın Yeniden Kurulamamış Olması Gerekir.

Reddedilen boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren hesaplanan üç yıllık süre içinde ortak hayatın yeniden kurulamamış olması gerekir. Bu noktada ortak hayatın neden yeniden kurulamadığının da bir önemi yoktur. Mühim olan eşlerin yeniden bir araya gelememiş olmasıdır.

Bu şartların gerçekleşmiş olması halinde ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebiyle boşanma davası açılabilir. Kanun koyucunun amacı, birbiriyle ortak hayatı sürdüremeyen, ortak hayatı sürdürme konusunda da anlaşmayan, uzun süre ayrı yaşayan ve bir araya gelemeyen eşlerin boşanmalarına imkan sağlamaktır.

Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Nedeniyle Boşanma Davası Hakkında Yargıtay Kararları

  • “…Davacı tarafından daha önce açılan boşanma davası reddedilmiş, ret kararının kesinleşmesinden başlayarak üç yıl geçmesi ve bu süre zarfında ortak hayatın yeniden kurulmamış olması sebebiyle tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Davalının, davacıya yönelik hakaret ve fiziki şiddeti kadın tarafından açılan ve reddedilen boşanma davası öncesine aittir. Aynı olayların bu davada manevi tazminata esas alınmasına kesin hüküm engeldir. Reddedilen boşanma davasından sonra taraflar bir araya gelmedikleri gibi, fiili ayrılık süresi içinde davalının, eşinin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bir eylemi de iddia ve ispat edilmemiştir. Boşanmaya sebep olan fiili ayrılık ise tek başına manevi tazminat sorumluluğunu gerektirmez. Bu durumda davacının manevi tazminat talebinin reddi gerekir.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2011/12515 E, 2012/8283 K, 04/04/2012 T)
  • “Erkek tarafından açılan boşanma davasının reddedilip, kesinleştiği, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 yıllık sürede ortak hayatın yeniden kurulamadığı kadının kabul edilen nafaka davaları nedeniyle nafaka almaya devam ettiği, tarafların evlilik birliğinin devamı amacıyla bir araya geldiklerinin yeterli delillerle kanıtlanamadığı anlaşılmakta olup, gerçekleşen bu durum karşısında erkeğin fiili ayrılık sebebine dayalı boşanma davasının kabulü gerekmektedir.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2015/17786 E, 2016/9720 K, 11/05/2016 T)

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, adana boşanma avukatı olarak boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.

 

İŞTİRAK NAFAKASI NEYE GÖRE BELİRLENİR

İştirak Nafakası Neye Göre Belirlenir?

İştirak nafakası neye göre belirlenir? Bu makalemizde, iştirak nafakası ile ilgili yargıtay kararları ışığında “İştirak nafakası neye göre belirlenir?”  iştirak nafakası neye göre artar sorularını cevaplamaya çalışacağız.

Müşterek çocuğun bakım ve yetiştirilme yükümlülüğü her ne kadar boşanma sonucu çocuğun velayetini alan eşe bırakılmışsa da diğer eşin de çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılma yükümlülüğü vardır. Yani velayet kendisine bırakılmayan eş çocuğun bakım ve eğitim giderlerine “gücü oranında”  katılmalıdır. Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, nafakanın niteliği, müşterek çocukların yaşları ve ihtiyaçları ile özellikle nafaka yükümlüsünün gelir durumu nazara alınarak hükmedilecek nafaka hakkaniyet ilkesine uygun olmalıdır.

İştirak nafakası ile ilgili ayrıntılı bilgi için “İştirak Nafakası Nedir?” başlıklı makalemize buradan ulaşabilirsiniz. 

İştirak Nafakası Neye Göre Belirlenir?

İştirak Nafakası İle İlgili Yargıtay Kararları

  • “..Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, günün ekonomik koşullarına göre velayetleri davalı anneye bırakılan ortak çocuklar yararına takdir edilen iştirak nafakaları az olup; Mahkemece Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun miktarda iştirak nafakasına hükmedilmesi gerekmektedir…” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2017/6624 E, 2018/12202 K, 31/10/2018 T) 
  • “…Boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür (TMK. md.182). Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2012/19908 E, 2013/5826 K, 06/03/2013 T)

  • “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine ve özellikle davalının maddi gücü oranında nafaka vermekle yükümlü bulunmasına ve ayrıca davacı annenin de çocukların, bakım, eğitim vs. giderlerine katkısının olması gerektiği gözetildiğinde yaklaşık bir yıl önce takdir edilen iştirak nafakasının % 100’e yakın oranda artırılması TMK’ nun 4. maddesinde vurgulanan “hakkaniyet” ilkesine uygun bulunmamıştır. Mahkemece yukarıdaki hususlar gözetilerek hakkaniyete uygun bir miktar nafakaya hükmedilmelidir…” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2004/459 E, 2004/413 K, 27/01/2004 T)

  • “…Boşanma veya ayrılık halinde çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmak zorundadır. Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate almalıdır. Öte yandan, nafaka yükümlüsünün gelirinin düşüklüğü yada bakmakla yükümlü olduğu başka çocuklarının bulunması onu bu yükümlülükten büsbütün kurtarmayacağı gibi. nafaka borçlusunun çocuk için bir takım masraflar yapmış olması da ahlaki bir görevin yerine getirilmesi niteliğinde olup, bu hususta hakimin nafakası takdir etmesine engel değildir.  

    O halde, mahkemece küçüğün yaşı, ihtiyaçları ve okul durumu ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları gözetilerek nafakaya hükmedilmesi gerekirken, aksine gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır…”  (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2005/11719 E, 2005/10659 K, 24/10/2005 T) 

  • “…İştirak nafakası; çocuğun yaşı, eğitim durumu, günün ekonomik koşulları ile genel ihtiyaçlar ve ana-babanın mali durumlarına göre takdir edilir. Ayrıca, nafakanın takdirinde birlik devam ederken çocuğun alıştığı yaşama şekli de dikkate alınır. Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, günün ekonomik koşullarına göre, özellikle küçüğün yaşı ve ihtiyaçları gözetildiğinde; takdir edilen nafaka miktarı azsa, mahkemece, hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun nafakaya hükmedilmesi gerekir…” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2004/11065 E, 2004/10658 K, 07/10/2004 T)

Büken Hukuk & Danışmanlık Bürosu, adana boşanma avukatı olarak boşanma, velayet, nafaka, tazminat  işlemlerine ilişkin hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. 

Diğer makalelerimize buradan ulaşabilir veya büromuzdan randevu almak için buraya tıklayabilirsiniz.